| Alevi Halk İsyancı Geleneğiyle Çıkacaktır
| Alevi Halk İsyancı Geleneğiyle Çıkacaktır
"Kalabalık, önce Kültür Merkezini taşlamaya başladı, sonra merkezin önünde bulunan… ‘Ozanlar Anıtı’na saldırdı."
Alevi Halk, Katliamların Ve Oyunların
Karşısına, İsyancı Geleneğiyle Çıkacaktır!
"Kalabalık, önce Kültür Merkezini taşlamaya başladı, sonra merkezin önünde bulunan… ‘Ozanlar Anıtı’na saldırdı."
"Göstericiler oteli taşlarken, bir grup gösterici de daha önce tahrip edilen, 30 Haziran günü Kültür Merkezi önüne dikilen Pir Sultan Abdal heykelini yerinden söktü.. Heykel iple yerde sürüklenerek otelin önüne getirildi. Göstericiler daha sonra çevreden topladıkları kağıt ve lastikleri çevresine yığarak heykeli yaktılar…
"Belediye Başkanı Karamollaoğlu Belediye hoparlöründen sürekli anonslar yaptırdı. "Sayın Hemşehrilerim, program iptal edilmiştir… heykel yerinden kaldırılacaktır"… "Heykel yerinden kaldırılmıştır..", "Meydana getirilmektedir", "Heykel parçalanmıştır arkadaşlar" diyerek adeta naklen yayın yapıldı…
"Kalabalığın kısa sürede parçalara ayırdığı heykel Sivas Belediyesi’ne ait bir kamyona yüklenerek şehirde dolaştırıldı.."
"TBMM Araştırma Komisyonu Raporu’nda şu cümleler yer almaktadır. "Saat 19.00′da kaldırılarak kamyona yüklenen söz konusu heykel… götürülürken Emniyet Müdürlüğü’nce verilen emir üzerine, kalabalığın heykeli görerek, heykelin kaldırıldığına inanacağı, dolayısıyla da dağılacağı mülahazasıyla… vilayetin önüne getirilmiştir… heykel bir grup tarafından kamyondan indirilerek parçalanmış…" denilmektedir.
"İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu Nesin’in konuşmasında halkın inançlarına karşı… ifadelerinden dolayı, halktaki birikim ve dikilen heykele karşı duyulan tepkilerin halkı galeyana getirdiğini söyledi…" (*)
Neydi heykele karşı duyulan bu "tepki"nin esası? O, taşın anlattığı neydi ki, egemen sınıfların, gericiliğin böylesine öfkesini çekmişti üzerine?..
Banaz’da Yıldız Dağı’na bakan tepenin üstüne, 8 metre boyunda tunç kaplamalı bir Pir Sultan Abdal heykeli yaptırılmıştı. 1970′lerin ikinci yarısıydı. Banaz halkı, Pir Sultan Abdal’ı yaşatmak için şenlikler düzenlemeye başlamıştı o dönem. Yıldız Dağı’ndaki Pir Sultan Heykeli, bütün görkemiyle Türkiye halklarının devrim mücadelesinin yükselişine tanıklık ediyordu. 12 Eylül faşist cuntasına kadar sürdü bu etkinlikler… Kesinti uzun sürse de, sonsuz olmayacaktı elbette. Çünkü ona "Banaz’da Pir Sultan derler"di ve Pir Sultan, bir ozan olmanın ötesinde ve öncesinde Aleviliğin isyancı özünün simgelerinden biriydi.
*
1-4 Temmuz 1993′te, Pir Sultan Abdal Şenlikleri’nin dördüncüsü düzenlenecekti. Şenlikler o yıl Sivas’ta yapılacaktı; Sivas’ta da, bir Pir Sultan anıtı yapılmıştı ve onun açılışı da yapılıcaktı.
Oligarşi ve onun maşaları, Sivas’ta isyanın simgesinin boy göstermesine tahammül edemediler. Pir Sultan heykelini yıkarak, Pir Sultan yolunda yüyüyenleri, aydınları diri diri yakarak, zalime karşı mazlumun kavgasını yürüten herkese gözdağı vermek, Türkiye halkını yıldırmak, sindirmek istediler.
Aleviyi yakarak, Aleviliği
yalanlarla aldatarak yoketmek istiyorlar…
Yıllarca Aleviliğin isyancı özünü katliam politikalarıyla yok etmek için uğraşanlar bugün Alevi açılımı, Alevi Çalıştayı gibi adlar altındaki manevralarıyla aynı hedefe ulaşmaya çalışıyorlar.
2 Temmuz Sivas Katliamı’nın yıldönümü öncesinde AKP, Madımak Oteli’nin müzeye çevrilmesi için çalışmalara başladığını duyurdu. Halbuki katliamdan bu yana geçen 16 yıl boyunca Alevilerin hiçbir talebi dikkate alınmadı. Bu süre içinde iktidara gelenlerin hepsi Alevilerin düzene biat ettirilerek, Sünnileştirilmesini bir devlet politikası olarak devam ettirdi. Bu politikayı kâh katliamlara, kâh Alevilerin gözünü boyamaya yönelik manevralara başvurarak hayata geçirdiler.
Katliamlarla genelde tüm halka özelde de Alevi halkına gözdağı verilerek, Aleviliğin düzeniçileşmesi dayatıldı. Amaç Aleviliğin isyancı özünü düzen içinde eritmekti. Gazi Katliamı’nda da amaçlardan biri buydu. Ancak oligarşi her zaman katliam politikalarına başvurmuyor. Bugün için Alevi halkı açısından en önemli tehlike, katliamdan çok, Alevi halkını düzen içine çekmeye yönelik bu manevralardır.
Alevilik zalimin zulmüne karşı direnmektir. Mazlumun yanında, haksızlıklara, adaletsizliklere karşı adaletten yana olmaktır.
Alevilik bir inançtır, ancak bu inanç, dini sınırların dışına taşarak, tarih içinde oluşmuş kendine özgü bir kültürü de yaratmıştır. Bu şekillenişe tarihsel kimliğini kazandıran isyancı özüdür. Aleviliğin tarihi ezilenlerin egemene karşı başkaldırılarıyla doludur. Anadolu tarihindeki ayaklanmaların çok büyük bir bölümü bu zemin üzerinde yükselmiştir. Baba İshaklar, Şeyh Bedreddinler, Pir Sultanlar zulme karşı isyanın Anadolu’daki önderleridirler. Bu tarihsel şekilleniş nedeniyledir ki, Alevilik, sadece ‘dini’ bir çerçeveye hapsedilemez. Bu, Aleviliğin bir yanını kesip atmaktır. Aleviliğin zulme, haksızlığa karşı direnişle şekillenen tarihsel özünden uzaklaşmak, Aleviliği güçsüzleştirir, güdükleştirir; katlimlar ve oyunlar karşısında korunmasız bir hale getirir.
Günümüzün zalimleri Sivas’ta Alevileri katlederken, Aleviliğin bu tarihsel kimliğine olan düşmanlıklarıyla saldırdılar. Bu öyle bir tarihsel kin ve düşmanlıktı ki; bir otele sığınmış onlarca insanı Naziler gibi gözlerini kırpmadan diri diri yaktılar. Bu katliam, bir anda gerici-faşist bir güruhun galeyana gelmesiyle yaşanmadı. Polisi ve ordusuyla, yönetim kademeleriyle tüm devlet, kullandıkları faşistler ve islamcılar, katliamı gerçekleştirmişlerdir. Yüzyıllardır Alevi halkını zulümle, baskıyla sindirememenin, ehlileştirememenin getirdiği kinle saldırdılar Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Gazi’de.
Bu öyle bir kin ve nefretti ki Pir Sultan’ı asan Hızır Paşa’lar, 500 yıl sonra yine Sivas’ta Pir Sultan’ın heykelini parçalayıp, sokak sokak dolaştırıyordu. Halbuki Pir Sultanlar kaç kez ölmüş, kaç kez yeniden dirilmişti. Pir Sultan’ın heykeli bu ölümsüzlüğü simgeliyordu. Pir Sultan’ın heykelini parçalayarak, Alevi halkını ateşlerde yakarak, dumanlarda boğarak Aleviliğin isyancı özünü sindirmeyi denediler bir kez daha. Ama başaramadılar. Sivas katliamı da Alevi halkını sindiremedi. Oligarşi bu sefer Gazi’de denedi. Yine başaramadı. Alevi halkı, saldırılara, tarihsel kimliğini daha açık sahiplenerek cevap verdi.
Düzene yakınlaşmak,
Aleviliğin özünden uzaklaşmaktır
Alevilerin tarihi, egemenin oluk oluk döktüğü Alevi halkının kanıyla yazılmış bir tarihtir. Yüzyıllara dayanan bu tarihi birkaç katliamla, sahtekarcı yapılmış birkaç manevrayla unutturmak mümkün mü? AKP’nin Alevi halkı düzen içinde eritme manevraları da bu güçlü tarihin altında ezilecektir.
AKP iktidarı, hem riyakardır, hem Alevi halkına bir şey verebilecek durumda değildir. Çünkü o anlayış, önce Alevi halkına karşı işlediği suçların hesabını vermek zorundadır. AKP Madımak’ı müze yapmaktan önce katliam karşısında neden sessiz kaldığını, Sivas’ın asıl sorumlularını yargılamak yerine suçu neden bir iki Hizbullahçı’nın üzerine atmaya çalıştığını açıklamalıdır.
Direnme geleneği Aleviliğin mayasında vardır. O gelenek Kerbela’da mayalanmıştır. O gelenek Anadolu’da Selçuklu’nun, Osmanlı’nın zulmüne karşı nice ayaklanmalarla kuşaktan kuşağa geleceğe taşınmıştır. Bu isyanlar tarihi yok edilebilir mi? Zalimin yanında mevki makam sahibi olmaktansa, mazlumun yanında yer alıp ölmeyi tercih eden İmam Hüseyinler yok sayılabilir mi? Şeyh Bedrettinler, Pir Sultanlar unutturulabilir mi? Yüzbinlerce Alevinin bu tarihsel kimliğine sahip çıkmak için ölümü göze alması, bunca katliam unutulabilir mi? Bu tarih ve kimlik reddedilirse Alevilikten geriye fazla bir şey kalmayacaktır. Bu nedenle, düzene yedeklenmekle, Aleviliğin tarihsel özüne uygun yaşamak, bir arada mümkün değildir.
İşte bu nedenle Sivas’ta katledilen 33 insanımızı hatırlamak, bu tarihi hiç akıldan çıkartmamak demektir. Sivasta yakılan 33 can, düzenin Alevilere karşı nasıl bir düşmanlık içinde olduğunu sürekli hatırlatan bir gerçektir.
Oligarşi Alevilere yönelik Sünnileştirme, asimile etme politikalarından vazgeçmeyeceğini her fırsatta göstermiştir. Alevi halkı da, Maraş’ta, Sivas’ta, Gazi’de kimliğinden vazgeçmeyeceğini gösterdi. Egemen sınıflar, yüzlerce yıla dayanan sınıf kiniyle hareket ediyorlar. Katliamcı yüzlerini bazen açıktan gösterirken bazen de demokrasicilik maskesinin, "açılım" riyakarlıklarının ardına gizliyorlar. Unutmayalım ki o yüz Yezid’in, Hızır Paşa’nın yüzüdür. O maskeye aldanmak oligarşinin manevralarına alet olmak demektir.
Direnerek ölmeyi onur sayanlar yol göstermeye devam ediyor
Anadolu, yoksul Alevi halkının onlarca direnişine tanıklık etmiştir. Alevi halkı katliamların ve üzerinde oynanan tüm bu oyunların karşısına yine tarihinden aldığı güçle karşı çıkacaktır. Alevilerin AKP’nin bahşedeceği hak kırıntılarına ihtiyacı yoktur. Aleviler yüzyıllardır nice katliam karşısında ölümü göze alarak kendi kimliğine, geleneklerine sahip çıkmışsa, yine bu tarihin gösterdiği yolda ilerleyecektir. Alevi halkı bugün halen inancını, kimliğini yaşatıyorsa bu, zulme karşı direndiği, ölümlerden yeniden doğabildiği içindir.
Sivas ve ardından Gazi katliamları da Alevi halkını sindiremedi. Tersine, bu saldırılar karşısında gelişen direnişler, kitlesel tavırlar, Alevi halkının tarihsel kimliğini daha açık biçimde sahiplendiği, örgütlenmeye yöneldiği, taleplerini daha güçlü ve açık bir şekilde ortaya koymaya başladığı bir dönemi beraberinde getirdi.
İşte bu sürecin sonucunda, oligarşi katliamlarla yok edemediği Alevi halkının düzenden kopuşunu engellemek için Alevi kimliğini kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak elbette bu kabul ediş Alevi halkın hak ve özgürlük taleplerine cevap vermek biçiminde olmamıştır. Tersine, her iktidar, her düzen partisi, Aleviliği kendine tabi kılmaya çalışmıştır. AKP de bugün esasta aynı politikayı sürdürüyor ve "kendi Alevisini" yaratmaya çalışıyor. Bu nedenle AKP’nin peşinden gitmek Aleviliğin yok edilmesine hizmet etmek demektir.
Aleviler yüzyıllar boyu tüm baskılara rağmen, kimliklerini, inançlarını, kültürlerini yaşatabilmişlerse, bunu zulme karşı direnmelerine borçludurlar. İnançlarını o direniş içinde koruyup sürdürebildiler. Düzene biat etmiş olsalardı büyük ihtimaldir ki, Selçuklu’nun, Osmanlı’nın ve oligarşinin Sünnileştirme politikalarının altında yok olup, tarihten silinir giderlerdi. Anadolu’da Alevilik günümüze kadar gelebilmişse bunun arkasında nice direniş, nice kanlı katliam, yüzbinlerce Alevinin kanı vardır.
13. yüzyılda Selçuklu’nun adaletsizliğine ve zulmüne karşı Baba İshak önderliğinde örgütlenen Babai Ayaklanması’ndan başlayan, 1400′lerin başında "Yarin yanağından gayri her şeyde, her yerde, hep beraber" diyen Şeyh Bedreddin önderliğindeki ayaklanmayla süren, nice yiğitlerin kılıçtan geçirildiği bir tarihtir bu. Bu tarihe, Şah Kulu, Nur Ali Halife, Baba Zünnun, Kalender Çelebi Ayaklanmaları, Celali Ayaklanmaları da sığdı. Aleviliğin özü, işte bu tarih içinde oluştu, şekillendi. Zulüm yalnızca Osmanlıyla sınırlı kalmadı. Baskı, inkar, asimilasyon, Cumhuriyetle de devam etti. Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta katliamcılık devam etti. Yine de Alevileri düzene biat ettiremediler. Egemen sınıfların bugünkü sorunu budur. Onların bütün politikalarının temelinde bu durumu değiştirmek var. Katlederken de, "Alevi açılımı" yaparken de amaçları hep aynıydı ve hala da aynıdır.
Alevilikle devrimcilik içiçe geçmiştir
Günümüzün Kerbelalar’ı, Kızıldereler’dir, 12 Temmuzlar, 17 Nisanlar, 19 Aralık direnişleridir. Günümüzde, Kerbela’daki gibi direnmek, emperyalizme ve oligarşiye karşı direnmektir. Bugün artık, İmam Hüseyinler’in, Bedrettinler’in, Pir Sultanlar’ın zalimin önünde boyun eğmeme geleneğini, devrimciler sürdürüyor. Kuşatmalarda teslim olmayan, dar ağaçlarında aman dilemeyen, işkencelerde boyun eğmeyen onlardır. Böyle olduğu içindir ki, Aleviliğin tarihsel özü, Alevi halkı devrimciliğe yöneltti. Aleviliğin tarihsel özünü sürdürmek, zulme karşı devrimci mücadele içinde olmak demekti.
Bu bütünleşme, oligarşinin Alevi halkına düşmanlığını daha da büyüttü. Maraş’ta, Sivas’ta, Gazi’de, oligarşinin Aleviliğe ve devrimciliğe karşı saldırısı birdir. Çünkü ikisi de oligarşinin hedefidir. Bu süreçte oligarşi açısından saldırının asıl hedefi, Alevileri devrimcilerden koparmaktı..
Buna paralel olarak, oligarşi Aleviliğin ilerici yanlarını yok etmeye ve düzen Aleviciliğini yaratmaya yöneldi. Aleviler cephesinde kendine bazı işbirlikçiler bulsa da istediği sonucu yaratabilmiş değildir. Fakat saldırı ve manevralar kesintisiz sürüyor, sürecektir de.
Bugün Aleviliğin isyancı özünü yaşatan devrimcilerdir. Bu nedenle de Alevi kimliğinin oligarşinin tüm bu politikalarına karşı korunmasının tek teminatı da devrimcilerdir. Zalimin zulmüne karşı ölmeyi onur sayan, yolundan dönmeyen Kerbela yiğitleri, Hakikat Bacıları, Fidanlar, Bediiler, İbililer, Haliller, Fatmalar, Gülsümanlar, Şenaylar, Hülyalar’dır. İmam Hüseyin’in "bu yolun sonu ölüme gitse de bizim kurtuluşumuz bu yoldadır" sözünü söyleyen feda savaşçılarıdır.
Bugün de devrimciler zalimin zulmüne, sömürüsüne son vererek halktan, adaletten yana bir düzen kurma mücadelesini veriyorlar. Böyle onurlu bir tarihe sahip olan Aleviler elbette devrimci olacaklar, elbette devrimcilerden yana olacaklar, elbette bu kavgaya katılacaklardır. Çünkü tarihsel kökleri, gelenekleri, yoksul Alevileri düzende değil devrimin safında olmaya çağırıyor.
Alevi halkımız düzen güçlerine, din bezirganlarına sırtınızı dönün
AKP, Alevi bezirganlarıyla ilerici demokrat Alevileri biraraya getirerek Aleviliğin özünü yok etmeye, isyanlarını tarihe gömmeğe çalışıyor. İşte bu nedenle Alevi halkımız Alevi düşmanlarıyla hiçbir platformda yan yana gelmemelidir. Aleviliğin yolu Kerbela’nın, Pir Sultan’ın, Mahirler’in ve Fidanlar’ın yoludur.
Sivas’ta katledilen 33 insanımızı yaşatmak, onların anılarına sadık kalmak, hesabını sormak, oligarşinin Alevilere yönelik bütün politikalarına karşı çıkmakla mümkün olabilir. Onları kimlerin katlettiğini unutmamalıyız.
Unutmak, Madımak’a sırtımızı dönmektir.
2 Temmuz, tüm zalimlere karşı birlik olma, Aleviliğin ilerici özüne sahip çıkma çağrısıdır. 2 Temmuz, ilerici, devrimci, demokrat tüm Alevi güçlerin AKP’nin manevralarını boşa çıkartma, Alevi bezirganlarını dışlama günüdür. Düzen Aleviciliğine, AKP politikalarının maşası olan Alevi bezirganlarına tavır alma günüdür. 2 Temmuz, 33 canımızın katillerinden hesap sorma günüdür. Hiç kimse Alevilere katilleriyle yan yana gelmeyi dayatamaz. AKP’yi çözüm olarak gösteremez. Bunu yapanlar Alevilerin geçmişine, bütün değerlerine ihanet edenlerdir. Tarih onları asla affetmeyecektir.
Alevi halkımız! Sorunlarınıza da, taleplerinize de sahip çıkabilecek tek güç devrimcilerdir. Alevi halkının çıkarları, geleceği devrimden yanadır. AKP’ye, Alevi bezirganlarına TÜM DÜZEN GÜÇLERİNE sırtınızı dönün. Aleviliğin isyancı özü, egemenlerin katliamlarını ve manevralarını boşa çıkartacaktır. Gücünüze, tarihinize güvenin.
(*) (Aktaran, Haydar Gölbaşı, Aleviler ve Sivas Olayları)
***
Bu tarihsel şekilleniş nedeniyledir ki, Alevilik, sadece ‘dini’ bir çerçeveye hapsedilemez. Bu, Aleviliğin bir yanını kesip atmaktır. Aleviliğin zulme haksızlığa karşı direnişle şekillenen tarihsel özünden uzaklaşmak, Aleviliği güçsüzleştirir, güdükleştirir; katliamlar ve oyunlar karşısında korunmasız bir hale getirir.
*
Alevileri yüzlerce yıl düzene biat ettiremediler. Egemen sınıfların bugünkü sorunu budur. Onların bütün politikalarının temelinde bu durumu değiştirmek var. Katlederken de, "Alevi açılımı" yaparken de amaçları hep aynıydı ve hala da aynıdır.
***
Anadolu toprakları çok zulüm gördü. Binlerce kez öldük, binlerce kez dirildik. Zalimler bir kez de 2 Temmuz’ta Sivas’ta 33 canımızı diri diri yaktılar. Pir Sultan’ı katledenlerle, 33 canımızı ateşle yakıp, dumanla boğanlar aynı amacı güdüyorlardı. 33 can bu ülkenin aydınları, yazarları, şairleri, ozanları, demokrat insanlarıydılar. Zalimler zulme karşı isyanı öldürmek istiyorlardı, defalarca öldürdüklerini sandılar ama yanıldılar. Sinmedik, teslim olmadık.
Unutmadık, Unutturmayacağız!
Ahmet Özyurt, Asaf Koçak, Asım Bezirci, Asuman Sivri, Behçet Safa Aysan, Belkıs Çakır, Carina Cuanna, Edibe Sulari Aybaba, Erdal Ayrancı, Gülender Akça, Gülsün Karababa, Handan Metin, Hasret Gültekin, Huriye Özkan, İnci Türk, Kenan Yılmaz, Mehmet Ata, Menekşe Kaya, Metin Altıok, Muammer Çiçek, Muhibe Akarsu, Muhlis Akarsu, Murat Gündüz, Nesimi Çimen, Nurcan Şahin, Özlem Şahin, Sait Metin, Sehergül Ateş, Serkan Doğan, Serpil Canik, Uğur Kaynar, Yasemin Sivri, Yeşim Özkan.
Ne zamanki halklar kendi kimliklerine sahip çıkmaya başlamışlarsa, sömürüye, zulme başkaldırmışlarsa devlet katliamları devreye sokmuştur. Onlar, 33 can, 33 insan, tüm halka ve özel olarak da Alevi halkımıza göz dağı vermek, sindirmek için katledildi. İktidar bu gerçeği unutturmak istiyor. Bu katliamı kimlerin yaptığını unutmak, yeni katliamlara kapı aralamaktır. Katledenleri UNUTMADIK, AFFETMEYECEĞİZ!
***
İnsan etinin yakıldığı yerde, kebap pişirilmesinden rahatsız olmayanlar, Madımak konusunda samimi olamazlar!
AKP’nin Madımak İstismarı
Madımak Oteli, katliamın üzerinden geçen 16 yıl boyunca, sanki HİÇBİR ŞEY OLMAMIŞ GİBİ kullanılmaya devam etti. Diri diri yakılanların yanık ten kokularının yükseldiği yerde, kebap kokuları yükselmeye devam etti…
Madımak’ın müze yapılması talepleri reddedildi. Halkın acılarıyla dalga geçtiler. Ancak bu yıl, "Alevi açılımı" manevralarını daha etkili kılmak için Madımak akıllarına geldi. Önce çiçekçi böcekçi yapacağız dediler. Bunun etkili olmadığını görünce, bu kez müze yapma vaadini ortaya attılar.
Diyanetten sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik, "Konu [Madımak'ın müze yapılması] rafta tutulmamalı. Başbakan ile görüşüp sorunu aşacağız" diyordu geçen hafta. Peki 6.5 yıllık iktidarları süresinde konuyu neden rafta tuttular?
Ve bugün neden raftan indirdiler?
AKP’nin düzen Aleviliğini yaratmak ve tarihsel olarak da Alevileri bir biçimde Sünnileştirme politikasını sürdürmekten başka bir amacı yoktur. Madımak Oteli’nin müzeye çevrilmesini de bu politikalarının bir parçası olarak düşünüyorlar. Katliamla ilgili gerçekleri açığa çıkarmayan, adaleti yerine getirmeyenler, Alevi halkının özlemlerini, duygularını istismar ediyorlar. Madımak Oteli’nin "müze" yapılmasının AKP tarafından gündeme getirilmesinhde utanç verici bir istismardan başka bir şey görülmüyor
Tecrite karşı mücadeleyi önemli hale getiren iki temel sebep vardır. Birincisi, tecritin öncelikli ve gündemdeki hedefinin tutsaklar oluşudur. İkincisi, tecritin politik içeriğidir. 



Yıllar süren mücadeleler sonucunda 1 Mayıs’ın “Emek ve Dayanışma Günü” olarak resmi tatil ilan edilmesi gündemde.
Bizim pratiğimiz ortadadır: 1980′lerin sonunda Taksim’i zaptetmek için barikatlarda dövüşenler bizdik. 1 Mayıs’ın meşrulaştırılmasını bir kazanım olarak görüp, Çağ layan’da 1 Mayıslar’ı devrimcileştirmeye çalışan bizim politikalarımızdı. Bir müddet sonra emekçiler ve devrimciler için adeta bir “kapana” dönüşen Çağ layan’dan çıkışa önderlik eden de bizdik. Kadıköy’de ülkemiz tarihinin en görkemli 1 Mayıslar’ını yaratan da, Kadıköy’de olduğ umuz süre boyunca Taksim hedefini hiç unutturmayan da bizdik. Dolayısıyla reformizmin, siyasi tarihlerinin hiçbir döneminde oligarşiyle çatışma içinde olmamış, hiçbir zaman da bunu göze alamayacak olanların bol keseden kullandıkları “alan fetişizmi” gibi kavramlar, kendi pasifizmlerine örtü olmanın dışında bir siyasi ve ideolojik öneme sahip değ illerdir. Reformizm kendi “amaçsızlığını”, fetişleştirmeme diye ortaya koymaktadır. Evet, yıllardır 1 Mayıslar’da şu veya bu biçimde yeralmışlardır ama aslında ciddi bir 1 Mayıs politikaları olmamıştır. Genelde sürüklenen konumdadırlar; ya devrimcilerin açtığı yoldan devrimcileri izlemek zorunda kalmışlar, ya oligarşinin çizdiği sınırlara hapsolmuş, ya da sendikacıların peşinden sürüklenmişlerdir.
İktidar İddiası vardı, Sınıf Bilinci vardı, Devrim Hedefi vardı, Cüret Vardı, İhtilalci Birlik ve Dayanışma Vardı, Feda Vardı.
Son Yorumlar