| Alevi Halk İsyancı Geleneğiyle Çıkacaktır

Temmuz 1st, 2009

| Alevi Halk İsyancı Geleneğiyle Çıkacaktır "Kalabalık, önce Kültür Merkezini taşlamaya başladı, sonra merkezin önünde bulunan… ‘Ozanlar Anıtı’na saldırdı."

Alevi Halk, Katliamların Ve Oyunların

Karşısına, İsyancı Geleneğiyle Çıkacaktır!

"Kalabalık, önce Kültür Merkezini taşlamaya başladı, sonra merkezin önünde bulunan… ‘Ozanlar Anıtı’na saldırdı."

"Göstericiler oteli taşlarken, bir grup gösterici de daha önce tahrip edilen, 30 Haziran günü Kültür Merkezi önüne dikilen Pir Sultan Abdal heykelini yerinden söktü.. Heykel iple yerde sürüklenerek otelin önüne getirildi. Göstericiler daha sonra çevreden topladıkları kağıt ve lastikleri çevresine yığarak heykeli yaktılar…

"Belediye Başkanı Karamollaoğlu Belediye hoparlöründen sürekli anonslar yaptırdı. "Sayın Hemşehrilerim, program iptal edilmiştir… heykel yerinden kaldırılacaktır"… "Heykel yerinden kaldırılmıştır..", "Meydana getirilmektedir", "Heykel parçalanmıştır arkadaşlar" diyerek adeta naklen yayın yapıldı…

"Kalabalığın kısa sürede parçalara ayırdığı heykel Sivas Belediyesi’ne ait bir kamyona yüklenerek şehirde dolaştırıldı.."

"TBMM Araştırma Komisyonu Raporu’nda şu cümleler yer almaktadır. "Saat 19.00′da kaldırılarak kamyona yüklenen söz konusu heykel… götürülürken Emniyet Müdürlüğü’nce verilen emir üzerine, kalabalığın heykeli görerek, heykelin kaldırıldığına inanacağı, dolayısıyla da dağılacağı mülahazasıyla… vilayetin önüne getirilmiştir… heykel bir grup tarafından kamyondan indirilerek parçalanmış…" denilmektedir.

"İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu Nesin’in konuşmasında halkın inançlarına karşı… ifadelerinden dolayı, halktaki birikim ve dikilen heykele karşı duyulan tepkilerin halkı galeyana getirdiğini söyledi…" (*)

Neydi heykele karşı duyulan bu "tepki"nin esası? O, taşın anlattığı neydi ki, egemen sınıfların, gericiliğin böylesine öfkesini çekmişti üzerine?..

Banaz’da Yıldız Dağı’na bakan tepenin üstüne, 8 metre boyunda tunç kaplamalı bir Pir Sultan Abdal heykeli yaptırılmıştı. 1970′lerin ikinci yarısıydı. Banaz halkı, Pir Sultan Abdal’ı yaşatmak için şenlikler düzenlemeye başlamıştı o dönem. Yıldız Dağı’ndaki Pir Sultan Heykeli, bütün görkemiyle Türkiye halklarının devrim mücadelesinin yükselişine tanıklık ediyordu. 12 Eylül faşist cuntasına kadar sürdü bu etkinlikler… Kesinti uzun sürse de, sonsuz olmayacaktı elbette. Çünkü ona "Banaz’da Pir Sultan derler"di ve Pir Sultan, bir ozan olmanın ötesinde ve öncesinde Aleviliğin isyancı özünün simgelerinden biriydi.

*

1-4 Temmuz 1993′te, Pir Sultan Abdal Şenlikleri’nin dördüncüsü düzenlenecekti. Şenlikler o yıl Sivas’ta yapılacaktı; Sivas’ta da, bir Pir Sultan anıtı yapılmıştı ve onun açılışı da yapılıcaktı.

Oligarşi ve onun maşaları, Sivas’ta isyanın simgesinin boy göstermesine tahammül edemediler. Pir Sultan heykelini yıkarak, Pir Sultan yolunda yüyüyenleri, aydınları diri diri yakarak, zalime karşı mazlumun kavgasını yürüten herkese gözdağı vermek, Türkiye halkını yıldırmak, sindirmek istediler.

Aleviyi yakarak, Aleviliği
yalanlarla aldatarak yoketmek istiyorlar…

Yıllarca Aleviliğin isyancı özünü katliam politikalarıyla yok etmek için uğraşanlar bugün Alevi açılımı, Alevi Çalıştayı gibi adlar altındaki manevralarıyla aynı hedefe ulaşmaya çalışıyorlar.

2 Temmuz Sivas Katliamı’nın yıldönümü öncesinde AKP, Madımak Oteli’nin müzeye çevrilmesi için çalışmalara başladığını duyurdu. Halbuki katliamdan bu yana geçen 16 yıl boyunca Alevilerin hiçbir talebi dikkate alınmadı. Bu süre içinde iktidara gelenlerin hepsi Alevilerin düzene biat ettirilerek, Sünnileştirilmesini bir devlet politikası olarak devam ettirdi. Bu politikayı kâh katliamlara, kâh Alevilerin gözünü boyamaya yönelik manevralara başvurarak hayata geçirdiler.

Katliamlarla genelde tüm halka özelde de Alevi halkına gözdağı verilerek, Aleviliğin düzeniçileşmesi dayatıldı. Amaç Aleviliğin isyancı özünü düzen içinde eritmekti. Gazi Katliamı’nda da amaçlardan biri buydu. Ancak oligarşi her zaman katliam politikalarına başvurmuyor. Bugün için Alevi halkı açısından en önemli tehlike, katliamdan çok, Alevi halkını düzen içine çekmeye yönelik bu manevralardır.

Alevilik zalimin zulmüne karşı direnmektir. Mazlumun yanında, haksızlıklara, adaletsizliklere karşı adaletten yana olmaktır.

Alevilik bir inançtır, ancak bu inanç, dini sınırların dışına taşarak, tarih içinde oluşmuş kendine özgü bir kültürü de yaratmıştır. Bu şekillenişe tarihsel kimliğini kazandıran isyancı özüdür. Aleviliğin tarihi ezilenlerin egemene karşı başkaldırılarıyla doludur. Anadolu tarihindeki ayaklanmaların çok büyük bir bölümü bu zemin üzerinde yükselmiştir. Baba İshaklar, Şeyh Bedreddinler, Pir Sultanlar zulme karşı isyanın Anadolu’daki önderleridirler. Bu tarihsel şekilleniş nedeniyledir ki, Alevilik, sadece ‘dini’ bir çerçeveye hapsedilemez. Bu, Aleviliğin bir yanını kesip atmaktır. Aleviliğin zulme, haksızlığa karşı direnişle şekillenen tarihsel özünden uzaklaşmak, Aleviliği güçsüzleştirir, güdükleştirir; katlimlar ve oyunlar karşısında korunmasız bir hale getirir.

Günümüzün zalimleri Sivas’ta Alevileri katlederken, Aleviliğin bu tarihsel kimliğine olan düşmanlıklarıyla saldırdılar. Bu öyle bir tarihsel kin ve düşmanlıktı ki; bir otele sığınmış onlarca insanı Naziler gibi gözlerini kırpmadan diri diri yaktılar. Bu katliam, bir anda gerici-faşist bir güruhun galeyana gelmesiyle yaşanmadı. Polisi ve ordusuyla, yönetim kademeleriyle tüm devlet, kullandıkları faşistler ve islamcılar, katliamı gerçekleştirmişlerdir. Yüzyıllardır Alevi halkını zulümle, baskıyla sindirememenin, ehlileştirememenin getirdiği kinle saldırdılar Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Gazi’de.

Bu öyle bir kin ve nefretti ki Pir Sultan’ı asan Hızır Paşa’lar, 500 yıl sonra yine Sivas’ta Pir Sultan’ın heykelini parçalayıp, sokak sokak dolaştırıyordu. Halbuki Pir Sultanlar kaç kez ölmüş, kaç kez yeniden dirilmişti. Pir Sultan’ın heykeli bu ölümsüzlüğü simgeliyordu. Pir Sultan’ın heykelini parçalayarak, Alevi halkını ateşlerde yakarak, dumanlarda boğarak Aleviliğin isyancı özünü sindirmeyi denediler bir kez daha. Ama başaramadılar. Sivas katliamı da Alevi halkını sindiremedi. Oligarşi bu sefer Gazi’de denedi. Yine başaramadı. Alevi halkı, saldırılara, tarihsel kimliğini daha açık sahiplenerek cevap verdi.

Düzene yakınlaşmak,
Aleviliğin özünden uzaklaşmaktır

Alevilerin tarihi, egemenin oluk oluk döktüğü Alevi halkının kanıyla yazılmış bir tarihtir. Yüzyıllara dayanan bu tarihi birkaç katliamla, sahtekarcı yapılmış birkaç manevrayla unutturmak mümkün mü? AKP’nin Alevi halkı düzen içinde eritme manevraları da bu güçlü tarihin altında ezilecektir.

AKP iktidarı, hem riyakardır, hem Alevi halkına bir şey verebilecek durumda değildir. Çünkü o anlayış, önce Alevi halkına karşı işlediği suçların hesabını vermek zorundadır. AKP Madımak’ı müze yapmaktan önce katliam karşısında neden sessiz kaldığını, Sivas’ın asıl sorumlularını yargılamak yerine suçu neden bir iki Hizbullahçı’nın üzerine atmaya çalıştığını açıklamalıdır.

Direnme geleneği Aleviliğin mayasında vardır. O gelenek Kerbela’da mayalanmıştır. O gelenek Anadolu’da Selçuklu’nun, Osmanlı’nın zulmüne karşı nice ayaklanmalarla kuşaktan kuşağa geleceğe taşınmıştır. Bu isyanlar tarihi yok edilebilir mi? Zalimin yanında mevki makam sahibi olmaktansa, mazlumun yanında yer alıp ölmeyi tercih eden İmam Hüseyinler yok sayılabilir mi? Şeyh Bedrettinler, Pir Sultanlar unutturulabilir mi? Yüzbinlerce Alevinin bu tarihsel kimliğine sahip çıkmak için ölümü göze alması, bunca katliam unutulabilir mi? Bu tarih ve kimlik reddedilirse Alevilikten geriye fazla bir şey kalmayacaktır. Bu nedenle, düzene yedeklenmekle, Aleviliğin tarihsel özüne uygun yaşamak, bir arada mümkün değildir.

İşte bu nedenle Sivas’ta katledilen 33 insanımızı hatırlamak, bu tarihi hiç akıldan çıkartmamak demektir. Sivasta yakılan 33 can, düzenin Alevilere karşı nasıl bir düşmanlık içinde olduğunu sürekli hatırlatan bir gerçektir.

Oligarşi Alevilere yönelik Sünnileştirme, asimile etme politikalarından vazgeçmeyeceğini her fırsatta göstermiştir. Alevi halkı da, Maraş’ta, Sivas’ta, Gazi’de kimliğinden vazgeçmeyeceğini gösterdi. Egemen sınıflar, yüzlerce yıla dayanan sınıf kiniyle hareket ediyorlar. Katliamcı yüzlerini bazen açıktan gösterirken bazen de demokrasicilik maskesinin, "açılım" riyakarlıklarının ardına gizliyorlar. Unutmayalım ki o yüz Yezid’in, Hızır Paşa’nın yüzüdür. O maskeye aldanmak oligarşinin manevralarına alet olmak demektir.

Direnerek ölmeyi onur sayanlar yol göstermeye devam ediyor

Anadolu, yoksul Alevi halkının onlarca direnişine tanıklık etmiştir. Alevi halkı katliamların ve üzerinde oynanan tüm bu oyunların karşısına yine tarihinden aldığı güçle karşı çıkacaktır. Alevilerin AKP’nin bahşedeceği hak kırıntılarına ihtiyacı yoktur. Aleviler yüzyıllardır nice katliam karşısında ölümü göze alarak kendi kimliğine, geleneklerine sahip çıkmışsa, yine bu tarihin gösterdiği yolda ilerleyecektir. Alevi halkı bugün halen inancını, kimliğini yaşatıyorsa bu, zulme karşı direndiği, ölümlerden yeniden doğabildiği içindir.

Sivas ve ardından Gazi katliamları da Alevi halkını sindiremedi. Tersine, bu saldırılar karşısında gelişen direnişler, kitlesel tavırlar, Alevi halkının tarihsel kimliğini daha açık biçimde sahiplendiği, örgütlenmeye yöneldiği, taleplerini daha güçlü ve açık bir şekilde ortaya koymaya başladığı bir dönemi beraberinde getirdi.

İşte bu sürecin sonucunda, oligarşi katliamlarla yok edemediği Alevi halkının düzenden kopuşunu engellemek için Alevi kimliğini kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak elbette bu kabul ediş Alevi halkın hak ve özgürlük taleplerine cevap vermek biçiminde olmamıştır. Tersine, her iktidar, her düzen partisi, Aleviliği kendine tabi kılmaya çalışmıştır. AKP de bugün esasta aynı politikayı sürdürüyor ve "kendi Alevisini" yaratmaya çalışıyor. Bu nedenle AKP’nin peşinden gitmek Aleviliğin yok edilmesine hizmet etmek demektir.

Aleviler yüzyıllar boyu tüm baskılara rağmen, kimliklerini, inançlarını, kültürlerini yaşatabilmişlerse, bunu zulme karşı direnmelerine borçludurlar. İnançlarını o direniş içinde koruyup sürdürebildiler. Düzene biat etmiş olsalardı büyük ihtimaldir ki, Selçuklu’nun, Osmanlı’nın ve oligarşinin Sünnileştirme politikalarının altında yok olup, tarihten silinir giderlerdi. Anadolu’da Alevilik günümüze kadar gelebilmişse bunun arkasında nice direniş, nice kanlı katliam, yüzbinlerce Alevinin kanı vardır.

13. yüzyılda Selçuklu’nun adaletsizliğine ve zulmüne karşı Baba İshak önderliğinde örgütlenen Babai Ayaklanması’ndan başlayan, 1400′lerin başında "Yarin yanağından gayri her şeyde, her yerde, hep beraber" diyen Şeyh Bedreddin önderliğindeki ayaklanmayla süren, nice yiğitlerin kılıçtan geçirildiği bir tarihtir bu. Bu tarihe, Şah Kulu, Nur Ali Halife, Baba Zünnun, Kalender Çelebi Ayaklanmaları, Celali Ayaklanmaları da sığdı. Aleviliğin özü, işte bu tarih içinde oluştu, şekillendi. Zulüm yalnızca Osmanlıyla sınırlı kalmadı. Baskı, inkar, asimilasyon, Cumhuriyetle de devam etti. Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta katliamcılık devam etti. Yine de Alevileri düzene biat ettiremediler. Egemen sınıfların bugünkü sorunu budur. Onların bütün politikalarının temelinde bu durumu değiştirmek var. Katlederken de, "Alevi açılımı" yaparken de amaçları hep aynıydı ve hala da aynıdır.

Alevilikle devrimcilik içiçe geçmiştir

Günümüzün Kerbelalar’ı, Kızıldereler’dir, 12 Temmuzlar, 17 Nisanlar, 19 Aralık direnişleridir. Günümüzde, Kerbela’daki gibi direnmek, emperyalizme ve oligarşiye karşı direnmektir. Bugün artık, İmam Hüseyinler’in, Bedrettinler’in, Pir Sultanlar’ın zalimin önünde boyun eğmeme geleneğini, devrimciler sürdürüyor. Kuşatmalarda teslim olmayan, dar ağaçlarında aman dilemeyen, işkencelerde boyun eğmeyen onlardır. Böyle olduğu içindir ki, Aleviliğin tarihsel özü, Alevi halkı devrimciliğe yöneltti. Aleviliğin tarihsel özünü sürdürmek, zulme karşı devrimci mücadele içinde olmak demekti.

Bu bütünleşme, oligarşinin Alevi halkına düşmanlığını daha da büyüttü. Maraş’ta, Sivas’ta, Gazi’de, oligarşinin Aleviliğe ve devrimciliğe karşı saldırısı birdir. Çünkü ikisi de oligarşinin hedefidir. Bu süreçte oligarşi açısından saldırının asıl hedefi, Alevileri devrimcilerden koparmaktı..

Buna paralel olarak, oligarşi Aleviliğin ilerici yanlarını yok etmeye ve düzen Aleviciliğini yaratmaya yöneldi. Aleviler cephesinde kendine bazı işbirlikçiler bulsa da istediği sonucu yaratabilmiş değildir. Fakat saldırı ve manevralar kesintisiz sürüyor, sürecektir de.

Bugün Aleviliğin isyancı özünü yaşatan devrimcilerdir. Bu nedenle de Alevi kimliğinin oligarşinin tüm bu politikalarına karşı korunmasının tek teminatı da devrimcilerdir. Zalimin zulmüne karşı ölmeyi onur sayan, yolundan dönmeyen Kerbela yiğitleri, Hakikat Bacıları, Fidanlar, Bediiler, İbililer, Haliller, Fatmalar, Gülsümanlar, Şenaylar, Hülyalar’dır. İmam Hüseyin’in "bu yolun sonu ölüme gitse de bizim kurtuluşumuz bu yoldadır" sözünü söyleyen feda savaşçılarıdır.

Bugün de devrimciler zalimin zulmüne, sömürüsüne son vererek halktan, adaletten yana bir düzen kurma mücadelesini veriyorlar. Böyle onurlu bir tarihe sahip olan Aleviler elbette devrimci olacaklar, elbette devrimcilerden yana olacaklar, elbette bu kavgaya katılacaklardır. Çünkü tarihsel kökleri, gelenekleri, yoksul Alevileri düzende değil devrimin safında olmaya çağırıyor.

Alevi halkımız düzen güçlerine, din bezirganlarına sırtınızı dönün

AKP, Alevi bezirganlarıyla ilerici demokrat Alevileri biraraya getirerek Aleviliğin özünü yok etmeye, isyanlarını tarihe gömmeğe çalışıyor. İşte bu nedenle Alevi halkımız Alevi düşmanlarıyla hiçbir platformda yan yana gelmemelidir. Aleviliğin yolu Kerbela’nın, Pir Sultan’ın, Mahirler’in ve Fidanlar’ın yoludur.

Sivas’ta katledilen 33 insanımızı yaşatmak, onların anılarına sadık kalmak, hesabını sormak, oligarşinin Alevilere yönelik bütün politikalarına karşı çıkmakla mümkün olabilir. Onları kimlerin katlettiğini unutmamalıyız.

Unutmak, Madımak’a sırtımızı dönmektir.

2 Temmuz, tüm zalimlere karşı birlik olma, Aleviliğin ilerici özüne sahip çıkma çağrısıdır. 2 Temmuz, ilerici, devrimci, demokrat tüm Alevi güçlerin AKP’nin manevralarını boşa çıkartma, Alevi bezirganlarını dışlama günüdür. Düzen Aleviciliğine, AKP politikalarının maşası olan Alevi bezirganlarına tavır alma günüdür. 2 Temmuz, 33 canımızın katillerinden hesap sorma günüdür. Hiç kimse Alevilere katilleriyle yan yana gelmeyi dayatamaz. AKP’yi çözüm olarak gösteremez. Bunu yapanlar Alevilerin geçmişine, bütün değerlerine ihanet edenlerdir. Tarih onları asla affetmeyecektir.

Alevi halkımız! Sorunlarınıza da, taleplerinize de sahip çıkabilecek tek güç devrimcilerdir. Alevi halkının çıkarları, geleceği devrimden yanadır. AKP’ye, Alevi bezirganlarına TÜM DÜZEN GÜÇLERİNE sırtınızı dönün. Aleviliğin isyancı özü, egemenlerin katliamlarını ve manevralarını boşa çıkartacaktır. Gücünüze, tarihinize güvenin.

(*) (Aktaran, Haydar Gölbaşı, Aleviler ve Sivas Olayları)

***

Bu tarihsel şekilleniş nedeniyledir ki, Alevilik, sadece ‘dini’ bir çerçeveye hapsedilemez. Bu, Aleviliğin bir yanını kesip atmaktır. Aleviliğin zulme haksızlığa karşı direnişle şekillenen tarihsel özünden uzaklaşmak, Aleviliği güçsüzleştirir, güdükleştirir; katliamlar ve oyunlar karşısında korunmasız bir hale getirir.

*

Alevileri yüzlerce yıl düzene biat ettiremediler. Egemen sınıfların bugünkü sorunu budur. Onların bütün politikalarının temelinde bu durumu değiştirmek var. Katlederken de, "Alevi açılımı" yaparken de amaçları hep aynıydı ve hala da aynıdır.

***

Anadolu toprakları çok zulüm gördü. Binlerce kez öldük, binlerce kez dirildik. Zalimler bir kez de 2 Temmuz’ta Sivas’ta 33 canımızı diri diri yaktılar. Pir Sultan’ı katledenlerle, 33 canımızı ateşle yakıp, dumanla boğanlar aynı amacı güdüyorlardı. 33 can bu ülkenin aydınları, yazarları, şairleri, ozanları, demokrat insanlarıydılar. Zalimler zulme karşı isyanı öldürmek istiyorlardı, defalarca öldürdüklerini sandılar ama yanıldılar. Sinmedik, teslim olmadık.

Unutmadık, Unutturmayacağız!

Ahmet Özyurt, Asaf Koçak, Asım Bezirci, Asuman Sivri, Behçet Safa Aysan, Belkıs Çakır, Carina Cuanna, Edibe Sulari Aybaba, Erdal Ayrancı, Gülender Akça, Gülsün Karababa, Handan Metin, Hasret Gültekin, Huriye Özkan, İnci Türk, Kenan Yılmaz, Mehmet Ata, Menekşe Kaya, Metin Altıok, Muammer Çiçek, Muhibe Akarsu, Muhlis Akarsu, Murat Gündüz, Nesimi Çimen, Nurcan Şahin, Özlem Şahin, Sait Metin, Sehergül Ateş, Serkan Doğan, Serpil Canik, Uğur Kaynar, Yasemin Sivri, Yeşim Özkan.

Ne zamanki halklar kendi kimliklerine sahip çıkmaya başlamışlarsa, sömürüye, zulme başkaldırmışlarsa devlet katliamları devreye sokmuştur. Onlar, 33 can, 33 insan, tüm halka ve özel olarak da Alevi halkımıza göz dağı vermek, sindirmek için katledildi. İktidar bu gerçeği unutturmak istiyor. Bu katliamı kimlerin yaptığını unutmak, yeni katliamlara kapı aralamaktır. Katledenleri UNUTMADIK, AFFETMEYECEĞİZ!

***

İnsan etinin yakıldığı yerde, kebap pişirilmesinden rahatsız olmayanlar, Madımak konusunda samimi olamazlar!

AKP’nin Madımak İstismarı

Madımak Oteli, katliamın üzerinden geçen 16 yıl boyunca, sanki HİÇBİR ŞEY OLMAMIŞ GİBİ kullanılmaya devam etti. Diri diri yakılanların yanık ten kokularının yükseldiği yerde, kebap kokuları yükselmeye devam etti…

Madımak’ın müze yapılması talepleri reddedildi. Halkın acılarıyla dalga geçtiler. Ancak bu yıl, "Alevi açılımı" manevralarını daha etkili kılmak için Madımak akıllarına geldi. Önce çiçekçi böcekçi yapacağız dediler. Bunun etkili olmadığını görünce, bu kez müze yapma vaadini ortaya attılar.

Diyanetten sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik, "Konu [Madımak'ın müze yapılması] rafta tutulmamalı. Başbakan ile görüşüp sorunu aşacağız" diyordu geçen hafta. Peki 6.5 yıllık iktidarları süresinde konuyu neden rafta tuttular?

Ve bugün neden raftan indirdiler?

AKP’nin düzen Aleviliğini yaratmak ve tarihsel olarak da Alevileri bir biçimde Sünnileştirme politikasını sürdürmekten başka bir amacı yoktur. Madımak Oteli’nin müzeye çevrilmesini de bu politikalarının bir parçası olarak düşünüyorlar. Katliamla ilgili gerçekleri açığa çıkarmayan, adaleti yerine getirmeyenler, Alevi halkının özlemlerini, duygularını istismar ediyorlar. Madımak Oteli’nin "müze" yapılmasının AKP tarafından gündeme getirilmesinhde utanç verici bir istismardan başka bir şey görülmüyor

atilim ,

Tecrite Karşı Mücadele Sürecek!

Mayıs 24th, 2009

Tecrite Karşı Mücadele Sürecek! Tecrite karşı mücadeleyi önemli hale getiren iki temel sebep vardır. Birincisi, tecritin öncelikli ve gündemdeki hedefinin tutsaklar oluşudur. İkincisi, tecritin politik içeriğidir.

Bir insanı insandan, halkın bir kesimini diğer kesimlerinden, devrimci örgütleri, demokratik kitle örgütlerini birbirinden ayırıp, herkesi kendi dünyasına hapsetmeyi amaçlayan tecrit, F Tipi hapishanelerdeki devrimci tutsakların öncelikli sorunu olmaya devam ediyor. Bu nedenle TAYAD’lı Aileler, " Yine Ankara Yollarında"lar. Talepleri, "Hapishanelerde Sohbet Hakkının uygulanması"… Talebin kendisi, sayısız soruyu davet ediyor. İnsanın insanla sohbet hakkı, neden ve nasıl gasbedilir ki bu, bir direnişin, bir eylemin talebi haline dönüşmektedir?

F Tiplerinde tecrit zulmü altındaki tutsakların yakınları, girişimleri sırasında Abdi İpekçi Parkı’nda bir oturma eylemi yapacaklar. TAYAD’lılar, daha önce orada, ülkemizde olmadığı gibi, dünyada da sanırız eşi benzeri olmayan bir oturma eylemi gerçekleştirmişlerdi. Karda kışta yazda üç yılı aşkın - Tam 1230 gün- sürmüştü bu direniş de. Sorun yine tecritti. Talep,"tecrite son verilmesi"ydi.

2007 yılının Ocak ayına gelindiğinde "Tecrite son!" şiarıyla sürdürülen direnişte 122 şehit verilmişti, dışarıda ve hapishanelerdeki üç ölüm orucu direnişçisi ölüm sınırındaydı. İşte o aşamada bu talep, tamamen olmasa da kısmen kabul edildi. Tecrit politikasında bir gedik açacak olan bir genelge yayınlandı. Fakat genelge uygulanmadı ve tecrit hala sürüyor. Tecrite karşı mücadele de işte bu nedenle sürmek zorunda. Tecritin uygulandığı koşullarda, sorunu yok saymak, bir bakıma bu dayatmayı kabul etmektir.

Tecrite karşı mücadele neden bu kadar önemli, neden bu kadar gerekli? Biliyoruz ki bu konuda, bırakın tek tek insanları, gelişmelere tamamıyla vakıf olmayan hapishaneler gerçeğine fiziken uzak olan kesimleri, solun çeşitli kesimlerinde bile yetersiz, çarpık bakış açılarına rastlanabilmektedir.

Tecrite karşı mücadeleyi önemli hale getiren iki temel sebep vardır. Birincisi, tecritin öncelikli ve gündemdeki hedefinin tutsaklar oluşudur. İkincisi, tecritin politik içeriğidir. Zaman zaman vurguladığımız gibi, bir politika olarak tecrit, hapishaneleri aşan bir uygulama alanına sahiptir.

Hiçbir halk, halkın kurtuluşu için mücadele ettiklerinden dolayı tutsak edilenleri unutamaz; çünkü tutsaklar, halkın kendi parçasıdır, kendisidir. Ve hiçbir devrimci hareket, iddiasının, öncülüğünün somut ifadesi olan tutsaklarını kendi kaderlerine terkedemez. Devrimci tutsaklar, halkın öncüleridir. En cüretkarları, en fedakarlarıdır. Tutsaklara sahip çıkmak, halk ve devrimciler için hem siyasi, hem ahlaki bir sorumluluktur. Gündemler "çok yoğun" olabilir, hayatın her alanında saldırılar söz konusu olabilir ve bu nedenle tüm devrimci, ilerici siyasi hareketlerin, kitle örgütlerinin "işleri" çok, "gündemleri dolu" olabilir; ama hiçbir şey, tutsakların ve onların sorunlarının unutulmasına neden olamaz. Hiçbir şey, o konuda bir şey yapılmamasının mazereti olamaz.

Yazinin devamini oku…

devrimciler

18 Mayıs Bir Devrimcinin Faşizmi Yendiği Gündür

Mayıs 18th, 2009

İbrahim Kaypakkaya - 1949

Kemal Doğan Kaypakkaya’ya

Yürürsün karanlığın üstüne sarı saçlarını okşayarak ve yüreğinin derinliklerinde hissedersin Devrimin yalın yüzünü , ve seslenirsin işte bu Devrim işte bu Komünizm Mavi gözlerin süzülür karanlığın ardından gecenin sessizliğinde bir çığlık ,ardından bir çığlık daha "Kurtuluş Yok Tek Başına ya hep Beraber ya Hiç Birimiz.." Senin gözlerin aydınlatır, devrimin yolunu Gözlerinden alırız ışığımızı senin direncinle direniriz seninle sır vermeyiz ser veririz İBOM.. Kavgayı direnci Dersimi tanırız seninle Ali Haydarla yürürüz vartinik te Sizden aldığımız o şanlı bayrağı Sizlere yakışır bir şekilde Dikeceğiz Mücadelemiz ile Sen rahat uyu sarı saçlı mavi gözlü yoldaşım sen rahat uyu şimdi senin yerine biz varız senden aldığımız güçle Dirençle Kavgayla?!

18 Mayıs 1999

"seni anlamak, yaşamaktır. seni yaşamak, amansızlığa kavga ve postal sesleri altında direngenliğe durmaktır. seni bilmek, yaşamı bilmek, silah omuzda toprağa düşmektir. seni anlatmak, eylüllü günleri geçmişe yollamaktır."

Ser verip sır vermeden , boyun bükmeden ölümsüzlüğe uğurladığımız Kaypakkaya yoldaşı saygı ile anıyorum.

http://www.burayakadar.org/blog/18-mayis-bir-devrimcinin-fasizmi-yendigi-gundur/

www.burayakadar.org/f-4-t-11706-18_mayis_bir_devrimcinin_fasizmi_yendigi_gundur/

devrimciler

Denizler ÖLMEZ OKYANUS OLUR

Mayıs 6th, 2009

 

Denizler ÖLMEZ OKYANUS OLUR


Denizlerin THKO Davası Savunması’ndan: Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim. Bundan dolayı da ölümden korkmuyoruz. Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum. Bizlerin tek özlemi tahsil sırasında bulunmamıza rağmen Türkiye’nin bağımsızlığıdır. Biz hiçbir zaman bütün çabamıza rağmen Türkiye’nin bağımsızlığını temin edemedik. Biz 50 sene evvel Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülkenin çocukları olarak Kurtuluş Savaşı’nın gerçek tahlilini yapmaya her zaman için muktediriz. Biz yine çok iyi biliriz ki Türkiye Kurtuluş Savaşı’nı yapmak için Samsun’a çıkanlara İstanbul örfi idaresince ve mahkemelerince idam cezası verilmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki, Osmanlı İmparatorluğu yüzlerce generalinden ancak birkaç tanesi Kurtuluş Savaşı’na iştirak etmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki Kurtuluş Savaşı yapıldığı sırada İstanbul’da bulunanlar bunları yapanlara eşkıya demiştir. 1950 tarihinde Amerikan emperyalizmi iktidara geldi. Demokrat iktidar 27 Mayıs 1960′da tarihe gömüldü. Demokrat Parti gitti, bunun gitmesiyle tellaklar değişmedi. 27 Mayıs’ı kastetmiyorum, bundan sonrasını kastediyorum. Hamam aynı fakat bu defa da tellaklar değişti. Amerika bu dönemde imdada yetişip İnönü’yü düşürdü, Demirel’i iktidara getirdi. Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz Öğrenci hareketlerine gelince, Türkiye’de öğrenci olayları 50-60 senedir eksik olmamıştır. Sultan Hamit’in Tıbbiye talebelerini Sarayburnu’ndan denize attığı tarihten itibaren öğrenci hareketleri Türkiye’de devam edegelmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında faşizme hayır diyen gençler ilerici gençlerdi. Ve 28 Nisan 1960 tarihinde özgürlük savaşı veren gençlerdir. Amerikan emperyalizmi tarafından İnönü hükümetten düşürüldüğünde protesto gösterisi yapan gençler ilerici gençlerdir. Anayasa’ya Bağlılık Mitingi’ni de bizler yaptık. O günün mitinginde iktidarın kiralık adamlarından ve polisinden dayak yiyen de gene bizlerdik. 1968 senesine gelince, üniversiteler öğrenciler tarafından işgal edildi. İşgalleri gayet meşru idi ve kürsü ağaları dahi bu işgallerin haklılığını hiçbir zaman inkar edemedi. Aynı yılın Temmuz ayında Amerikan Filosu’na karşı gösteri yapanlardan Vedat Demircioğlu polis tarafından hunharca öldürüldü. İktidarın kiralık kuvvetleri ve polisi hunharca devrimcilerin üzerine saldırdı. 20′ye yakın devrimci öldürüldü. Bunların hiçbirinin katili bulunamadı. Polis karakolları işkencehane haline getirildi. Hiçbir savcı buna karşı çıkmadı. Fikir özgürlüğünü ve Anayasa’yı paravan yapanlar “önceden Atatürkçü geçinirken O’nun fikir ve şahsiyetini de küçük görmeye başladılar, sadece Mustafa Kemal tarafını beğeniyorlardı.” suçlamasını kesin olarak reddediyorum ve asla kabul etmiyorum. Diğer yurtseverler de bunu kabul etmez. Gerçekler örtülmek isteniyor. Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz. Onun İstiklal-i tam prensibini, ve onun istiklal-i tam Türkiye idealini yalnızca biz devam ettiriyoruz. Anayasa’yı en fazla savunan bizleriz İddianame’de bizim Anayasa’yı cebren ilgaya teşebbüs ettiğimiz ileri sürülmektedir. Öteden beri arzetmiş olduğum gibi, bu ülkede Anayasa’yı en fazla savunanlar bizleriz. Anayasa’yı ihlal edenlerse ortadadır. Anayasa’nın uygulanmasını isteyen gene bizleriz. Anayasa’yı uygulamayan yavuz kimselerse hâlâ ortadadır. Ve yine o kişiler bizim kellemizi istemektedirler. Bile bile iddia makamı bizim Anayasa’yı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir. İdddia makamı bizim vermekte olduğumuz Bağımsızlık Savaşı’na karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na karşı, reformlara karşı ve bu nedenle bizim Anayasa’yı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir. Çünkü Süleyman Demirel hâlâ ortada gezmektedir. Kudreti yetiyorsa Süleyman Demirel hakkında aynı şekilde dava açsın, onlar 36 milyonluk ülkenin bütün yükünü 20 gencin üzerine yıkmaya alışmışlardır. Amerika sizin döneminizde ülkeye girdi ve hiçbiriniz sesinizi çıkarmadınız Bizi bağımsız bir ülkenin çocukları olmaktan mahrum eden hepiniz dahil sizlersiniz. Çünkü Amerika sizin döneminiz sırasında Türkiye’ye girdi ve hiçbiriniz sesinizi çıkarmadınız. Ve Demokrat Parti iktidarına 10 yıl ses çıkarmadınız. Ta ki 38 yurtsever subay ses çıkarana kadar ve onları devirene kadar. Ve bugün aynı savcılar bu şahıslar hakkında da idam kararı istemektedir. Süleyman Demirel’in Anayasa’yı ihlaline ve despotizmine ve ülkeyi Amerika’ya satmasına ses çıkarılmadı. Ve meydanlarda bunlara karşı bizler dövüşmek zorunda kaldık, bizler kurşunlandık. Ve sonunda idam isteğiyle buraya getirildik Bizim düşmanımız Amerikan emperyalizmi ve yerli işbirlikçileridir Dediğim gibi Türkiye’yi bu hale getiren eski yöneticilerin bütün suçları bize yüklenmek istenmektedir. Bütün eski idarecilerin suçu bize yükletilmek istenmektedir. Türkiye’nin bağımsızlığından başka hiçbir şey istemedik ve hayatımızı bu yola koyduk. Varlığımızı Türkiye halkına armağan ettik. Bunun aksini iddia edenler vatan hainidir. 12 Mart Muhtırası muvaffak olmasaydı bizi itham eden makam onları da aynı şekilde itham ederdi. Buna da kanaatim tamdır. 12 Mart Muhtırası Anayasa’nın uygulanmadığını iddia etmektedir ve parlamentoyu açıkça suçlamaktadır. Biz strtaejik olarak düşüncelerimizi hiçbir zaman saklamayız. Hangi şartlar altında olursak olalım bunu açıkça söyleriz. Düşüncelerimizi mezara kadar götürürüz. Nasıl burada namluların ve dipçiklerin gölgesi altında konuşuyorsak düşüncelerimizi her zaman açıkça ifade ederiz. Bizim Anayasa’yı ilgaya teşebbüs gibi bir kastımız bulunsaydı, bunu da burada açıkça söylemekten çekinmezdik. Bizim böyle bir amacımız yoktur. Bizim düşmanlarımız Amerikan emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçileridir. Yani emperyalizm ile işbirliği yapan patronlar, feodal mütagallibe yani bezirgânlar, tefeciler. Toprak ağaları ve diğer işbirlikçileri ve bizim bütün eylemlerimiz bu hedefe yönelmiş bulunmaktadır. Bunun dışında başka bir hedefimiz yoktur. Milyon metrekare vatan toprağı işgal altındayken mili bütünlüğü bozmakla suçlanıyoruz Bizim kişi güvenliğini, mülkiyet hakkını, egemenlik ilkelerini, milli bütünlüğünü bozmak için harekete geçtiğimiz iddiaları vardır. Kişi güvenliğini ihlal edenler kimlerdir. Bunu evvela tesbit etmemiz lazım. Karakollarda işkence gören bizler olduk. Meydanlarda kurşunlanan yine bizler olduk. Bakanların emriyle hapishanelere atılan bizler olduk. Buna rağmen kişi güvenliğini bozan olmakla itham ediliyoruz. Yukarıda anlatılan asıl kişi güvenliğini bozanlar ise serbestçe meydanlarda dolaşmaktadır. Mülkiyet hakkını ortadan kaldıracağımız iddia ediliyor. Bizatihi Anayasa mülkeyet hakkını toplum yararına kısıtlamıştır. Mutlak mülkiyet hakkı tanımamıştır. 50 köye sahip bir toprak ağasını anayasamız kabul etmemiştir. Egemenlik ilkelerine karşı çıkanlar halkın sırtından geçinenlerdir. Ayrıca milli bütünlüğe karşı çıkmakla da suçlanıyoruz. 101 tane Amerikan üssünün bulunduğu ülkede bizim milli bütünlüğü bozmak istemekle itham edilmemiz gülünç olmaktadır. Milyon metrekare vatan toprağı işgal altındayken bizim milli bütünlüğü bozmakla suçlanmamız gülünçtür. 21 yılın hesabını 21 gençten sormak istiyorlar Mustafa Kemal sağ olsaydı bugün çok şaşırırdı. İddianame baştan beri sırf kelle istemek maksadıyla hazırlanmıştır. Şeklen de hukuk mantığından mahrumdur. Hukuki kıymet ve değerden mahrumdur. 21 yılın hesabını 21 gençten sormak maksadıyla ve suçluların telaşı içerisinde hazırlanmış bir iddianamedir. Ben şunu iddia ediyorum ki, hareketimiz tamamen Anayasal bir harekettir. Anayasa’nın başlangıç ilkesinde belirtilen ulusun zulme karşı direnme hakkını kullandık. Bu sebeple Anayasal bir davranışta bulunduk. Yaptıklamızın haklı olduğuna inanıyorum. Halen de bu inancı taşıyorum. Türkiye’nin bağımsızlğından başka bir şey istemedim. Ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı da ölümden korkmuyoruz. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün. Ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün. Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armğan etmekten onur duyuyorum. Bu bağımsızlık düşüncesini mezara kadar götüreceğiz…

Fikirler KURŞUNLA ÖLMEZ!!!

www.burayakadar.org

 

 

devrimciler , ,

İşkence etmedik, taksiden düştü

Mayıs 3rd, 2009

kelepçe

Sultançiftliği Karakolu’nda Tuncelili olduğu için suçlu muamelesi görerek işkenceye uğradığını savunan Hıdır Ataş’a mahkemeden “Duran bir taksiden düşerek ayak bileğini ve burnunu kırmıştır” kararı çıktı.

soL (HABER MERKEZİ) Hıdır Ataş isimli vatandaşın işkenceye uğradığı iddiasıyla polis hakkında açtığı davada, Ataş’ın ayak bileği ve burnunu duran bir taksiden inerken düşerek kırdığı kararına varıldı.

Ataş, beş yıl önce ücrette anlaşamadığı taksiciyle birlikte gittiği Sultançiftliği Şehit Mustafa Tercan Karakolu’nda bir komiser yardımcısı ve polis tarafından dövüldüğünü aktardı. Sanık beş polis ve taksiciyse Ataş’ın karakol önünde taksiden düşüp yaralandığını öne sürdü. Mahkeme, polis ve taksiciyi haklı bularak işkence zanlısı polisler hakkında “beraat” kararı verdi.

Radikal gazetesinden İsmail Saymaz’ın haberine göre Tuncelili Hıdır Ataş 29 Temmuz 2004’te bir taksiye binip Gaziosmanpaşa’daki evine doğru yola çıktı. Alkol almıştı. Evinin önüne geldiklerinde taksi şoförü Yusuf Karagöz, parasını istedi. Ataş, istenilen parayı fazla bulunca tartışmaya başladılar. Bunun üzerine Sultançiftliği Şehit Mustafa Tercan Polis Karakolu’na gittiler. Ataş, Gaziosmanpaşa 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yinelediği ifadesinde, o geceyi şöyle anlattı:

Yazinin devamini oku…

atilim

Necla YALÇIN

Mayıs 2nd, 2009

Necla YALÇIN
( … - 18 Ekim 1979)

Kaynak: DEVRİMCİ YOL Sayı 32 (1 Kasım 1979)

Faşist güçler Ankara’da iki yiğit devrimciyi öldürdüler. İncesu-Sivaslı mahallesinde faşistler 16 Ekim gecesi M.Adil Olcay arkadaşımızı pusu kurarak katlettiler. Daha sonra Adil Olcay arkadaşın katledilmesi ile ilgili olarak gösteri yapan halka bu kez de polis ateş açtı. Bu olay sırasında da Devrimci Yol’un yiğit bir militanı olan Necla Yalçın arkadaşımız yaralandı ve kaldırıldığı hastanede kurtarılamayarak 18 Ekim günü şehit düştü.

Faşist güçlerle halk güçleri arasında yoğun bir mücadelenin sürdürüldüğü Sivaslı mahallesinde sürekli darbeler yiyen faşistler halka yönelik saldırılarını artırdılar. İşte Adil OIcay bu saldırılar karşsında, bölge halkının can güvenliğini sağlama yolunda mücadele verirken, bu onurlu görevi başında kahpece öldürüldü. Adil yoldaşın öldürülmesini protesto amacıyla şehrin çeşitli yerlerinde korsan gösteriler düzenlendi. Devrimciler İncesu’da faşistlerin cezalandırılması ve yüreklerine korku salınması gerektiğinin bilinciyle İncesu’nun faşistlerin işgali altmdaki kesiminde göteriler düzenlediler. Faşistler kaçacak delik ararken, onların yerini güvenlik kuvvetleri alarak devrimcilerin üzerine ateş açtılar. Ama halkın kararlı direnişini durduramadılar. Polis otosu halk tarafından tahrip edildi, saldırı püskürtüldü. Bu arada Necla yoldaş polis kurşunlarıyla yaralandı. Necla Yalçın ertesi gün hastanede öldü. Necla ve Adil yoldaşlarımız Sivaslı halkının bağrına bastığı, sevdiği önderler ve yiğit devrimcilerdi.

Necla yoldaşın cenazesi Sivaslı halkının, devrimci arkadaşlarının katıldığı bir törenle Karşıyaka mezarlığında toprağa verildi. Mezarlıkta toplanan yüzlerce yoldaşı Necla’lar ölmez, Necla’yı savaşarak yaşatacağız, Halka kalkan faşist eller kırılır, sloganları atarak mücadelenin kaldığı yerden daha da yükseltilerek sürdürüleceğini belirten konuşmalar yaptılar. Daha sonra düzenli bir şekilde dağılındı. Aynı gün Akdere’de meydana gelen diğer olaylarda da halk düşmanı 3 faşistin öldürüldüğü öğrenildi.

NECLA’LAR ADİL’LER ÖLMEZ!

NECLA’LAR, ADİL’LER FAŞİZME KARŞI SAVAŞIMIZDA YAŞIYORLAR, YAŞATACAĞIZ!

devrimciler

amerikan devrimi nasıl oldu

Mayıs 2nd, 2009

Amerikan Devrimi

Amerikan Bağımsızlık Savaşı (1775-1783)

1760’ların başında Britanya imparatorluğu ile Amerika’daki kolonileri ve
Amerikan yerlileri (Indianlar) arasında patlak veren anlaşmazlıklar ve
çatışmalar 1775/76’da Britanya (İngiliz) sömürge yönetimine karşı bağımsızlık
savaşına dönüştü. Bu savaşın önderleri George Washington (Amerikan Kuvvetleri
Komutanı), Benjamin Franklin, Thomas Jefferson ve Samuel Adams idiler.

4 Temmuz 1776’da Thomas Jefferson tarafından kaleme alınan Bağımsızlık Deklerasyonu (Bildirgesi) ile birlikte Amerika’daki 13 İngiliz kolonisinin bağımsızlığı ilan edildi. Bu deklerasyonda insan haklarının ilk formülasyonu yapıldı ve ilan edildiği tarih (4 Temmuz) ulusal bayram olarak benimsendi. Böylece Amerika’da “yeni bir ulus doğdu”.

1783’te Britanya Amerikan bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı ve son Britanya birlikleri de New-York’u terketti.

7 Eylül 1787’de bir Anayasa (Sözleşme) kabul edildi ve federal bir yönetim (hükümet) biçimi benimsendi. 1789 başındaki ilk seçimleri çoğunluğu eski ulusçulardan, yani bağımsızlıkçılardan oluşan Federalistler kazandı ve George Washington ilk ABD Başkanı seçildi, federal bir hükümet oluşturuldu. 1791’de Haklar Bildirgesi (Bill Of Rights) çıkarıldı. 1792’de ise çeşitli konulardaki farklılıklar etrafında politik partiler şekillenmeye başladı. Amerikan devrimindeki iki ana akım güçlü bir merkezi yönetimden yana olan George Washington, Hamilton ve John Adams’ın önderliğindeki Federalistler ile tek tek devletlerin varlık hakkını vurgulayan Cumhuriyetçiler (sonraları Demokratlar adını aldılar) idiler.

Kongre (yasama meclisi), her eyaletin nüfusuna göre temsil edildiği bir Temsilciler Meclisi ve her eyaletin iki oyunun bulunduğu bir Senato teşkil edildi.

Çok kısa bir özetini verdiğim bu burjuva devriminin ikinci aşaması yaklaşık yüz yıl kadar sonra patlak vermiş olan Amerikan İç Savaşı (1861-65)’dır.

Amerikan İç Savaşı (1861-1865)

Kuzey-Güney Savaşı olarak da bilinen ve 1861’de başlayan bu savaş dört yıl sürdü. Amerika’da kölelik bu savaşta kaldırıldı (Amerikalı siyahlara vatandaşlık hakkı ise bu tarihten yaklaşık yüz yıl sonra ilk kez 1964/65-68 yıllarında tanındı). Savaşın iki ana nedeni kölelik ve birlik sorunlarıydı.

Kendi aralarında ABD adını verdikleri bir federasyon kuran kuzey eyaletleri veya devletlerinde kölelik daha erken kaldırıldı. 1808’de ABD’de köle ticareti yasaklanmıştı. 1860 seçim kampanyasının başlıca konusu kölelik sorunuydu. Bu seçimleri köleliğe karşı olan Abraham Lincoln kazanmış ve başkan seçilmişti. Ama kendi bölgelerinde Amerika Konfederasyonu adıyla ikinci bir federasyon kurmuş olan Güney eyaletleri (devletleri) köleliği sürdürmek istiyordu.

Ülkenin birliği için bu iki federasyon birbiriyle savaştılar. Herbiri birliğin
kendi hakimiyetinde kurulmasını istiyordu. Bu iç-savaştan galip çıkan kuzey
oldu.

Genel Bilgiler

DEVRİMCİ KARARGAH ORHAN YILMAZKAYA

Nisan 28th, 2009

orhan yılmazkaya

KOMUTAN ORHAN YILMAZKAYA

ŞEHİT OLDU!

Devrim Şehitleriyle İlerliyor!

Karşı devrim seçimlerin hemen sonrasında topyekûn saldırısına başladı.
Bildik ve bekledik!
Beklediğimiz darbe geldi.
Ne ki, önlemlerimizi aşarak geldi.
Ağır oldu..
Ama sorun değil!
Yoldaş gereken belirlemeyi yaptı: Kavga sürecek!!
Sisifus yılmazlığıyla, her geri düşüşünde yeniden yükseltilen devrim bayrağı bu kez Komutan Orhan Yılmazkaya’nın elindeydi.
O, Devrimci Karargah’ın Merkez Komuta Grubu’nun bir üyesiydi.
Hiçbir şey onu, kendi son sözlerinden daha iyi anlatamaz.
Katiller sürüsünü aşağılarcasına meydan okuyan sestir, onu en iyi anlatan..
Ya da, yaşamının sayılı anlarında ölümü Bedrettinvari sakin, vakurca ağırlamayı bilmesidir, onu en iyi anlatan..
Ya da, “savaşçı” kimliğini büyük bir tevazu ve büyük bir onur sloganı olarak bayraklaştırmasıdır, onu en iyi anlatan..
Ya da canlı yayınla devletin gücünü herkesin beynine kazımak isteyenleri, devrimci direnişiyle pişman edip kendi yayınlarına yayın yasağı koymak zorunda bırakmasıdır, onu en iyi anlatan..
Ya da, ‘yaşasın devrim ve sosyalizm’ şiarını kendi varlığında bir inanç abidesi kılan duruşudur, onu en iyi anlatan.. - gördük ki bu şiarda, Komutan Orhan Yılmazkaya, uluslararası proletaryanın bu 1 Mayıs’ına fedaice katılımın adı olmuştur..
Ya da, ‘Yaşasın halkların kardeşliği’ şiarını kendi varlığında enternasyonalist devrimci duruşun dupduru bir ifadesi kılmasıdır, onu en iyi anlatan.. -biliyorduk ki, bu şiarda, Komutan Orhan Yılmazkaya, İstanbul’da Kadir Halil’dir..
Nasıl genç gerillalar, Mahir Çayan ve Deniz Ulaş hewaller, Türkiye devriminin yüce şehitlerini bir kez daha ve bu kez özgür Kürdistan mücadelesinde ölümsüzleştirdilerse, Komutan Orhan Yılmazkaya yoldaş da, savaşçı yoldaşlıklarını yaşadığı şehit Kadir Usta’yı, sanatçı-savaşçı Halil Dağ’ı bir kez daha ve bu kez Türkiye devrim mücadelesinde ölümsüzleştirdi.
Bilinsin, bundan böyle direncimizin, direnişimizin ve devrimlerimizin mayasında Türk ve Kürt halklarının kardeşliği kadar, Türkiye ve Kürdistan devrimlerinin kan kardeşliği de vardır.
Emperyalist-sömürgeci-siyonist sistemin ülkedeki ve bölgedeki bütün saldırıları bu kandaş tutkunluğun duvarlarına çarparak parçalanacaktır.
Şehitlerimizle yücelen mücadelemiz zafere kadar sürecektir.

Komutan Orhan Yılmazkaya ölümsüzdür!
“Yaşasın Devrim ve Sosyalizm!”
“Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının Mücadele Birliği”

atilim , ,

1 Mayıs’ı Kazanan

Nisan 24th, 2009

1 Mayıs’ı Kazanan

Yıllar süren mücadeleler sonucunda 1 Mayıs’ın “Emek ve Dayanışma Günü” olarak resmi tatil ilan edilmesi gündemde.

1 Mayıs’ı Kazanan,

Doğru Devrimci Politika,

Doğru Devrimci Önderliktir

Yıllar süren mücadeleler sonucunda 1 Mayıs’ın “Emek ve Dayanışma Günü” olarak resmi tatil ilan edilmesi gündemde. Önümüzdeki hafta TBMM’de kabul edilmesi beklenen yasayı gündeme getiren AKP iktidarıdır; fakat bu bir sonuçtur: 1 Mayıs’ın resmi tatil ilan edilmesi, 1980′lerin sonlarından itibaren ortaya konulan devrimci iradenin ve ısrarın sonucudur.

AKP, esas olarak 1 Mayıslar’ı unutturmak, o olmadığında kutlanmasını baskıyla, yasaklarla, terörle ve demagojiyle engellemek isteyen karşı-devrim cephesinin bir üyesiydi. AKP’nin bu konuda en küçük bir olumlu düşünceye sahip olmadığını görmek için 2007, 2008 1 Mayıslar’ına bakmak yeterlidir.

1 Mayıs’ı kazanan doğru devrimci politika, doğru devrimci önderliktir. 1980′lerin ikinci yarısından başlayan uzun bir mücadeledir 1 Mayıs mücadelesi. Karşımızda zulüm vardı; yanımızda, bizi sürekli ayağımızdan geriye çeken reformizm ve düzen sendikacılığı… Zaman oldu şehitler verdik. Uzlaşmadık. MGK sendikacılığı veya reformizm aracılığıyla bizi 1 Mayıslar’dan tasfiye etmeye çalıştılar. Meydanlar, sınıflar mücadelesini, bu mücadele yer alan güçleri ve onların politikalarını olduğu gibi yansıtan bir aynaydı adeta. Katliamlar gördük o meydanlarda. Uzlaşmalar gördük sınıf düşmanlarımızla. İhanetler gördük. Provokasyonları, provokasyonlara çanak tutanları gördük. Aynı gün, ellerinde taşlarla alanlara çıkanlara ve kokteyllerde 1 Mayıs’ı kutlama adına kadeh kaldıranlara tanık olduk. 1 Mayıslar’ı salonlara hapsedenleri, olmadığında alanlardan devrimcileri tasfiye etmeye çalışanları gördük.

Halkların bin yıllık özlemlerini, meydanı rap rap adımlarıyla sarsanların gözbebeklerinde gördük. Onbinlerce emekçinin sloganlarında özetlenen kavgayı gördük. Ateş altında yürüyenleri gördük bu meydanlarda. Üzerlerine kurşunlar yağarken kitlenin can güvenliğini almaya çalışanları, elindeki kızıl bayrağı daha da yukarı kaldıranları gördük. Dünya gördü, halkımız gördü.

1 Mayıs’ın yasallaşmasında da görülmesi gereken önce bunlardır. Çıkartılan yasa ne AKP’nin demokratlığ ının sonucudur, ne de sendikaların kazanımıdır. Bu kazanım, devrimcileri onyıllardır “alan fetişizmi” yapmakla suçlayıp, uzlaşmaları savunanlara da ait değ ildir.

Yok sayılan, yasaklanan, kitlesel kutlanmasını engellemek için katliamlara başvurulan bir günün önce meşruluğunun, ardından yasallığının ve bugün de resmi tatil olmasının kabul ettirilmesi, hiç tartışmasız biçimde bu mücadelenin sonucudur. Bu, 1988′den bu yana yirmi yılı aşkın bir süre ortaya koyduğumuz kararlılığın sonucudur. Bu, bedeller ödemeye göze alarak cüret ve kararlılıkla sürdürdüğümüz mücadelemizin zaferidir. Bu zafer en başta, 1 Mayıs alanlarına kanı dökülen şehitlerimizindir. Bu zafer, o alanları kazanmak için barikatlarda dövüşen, işkencelerden geçen, tutuklanan ve buna rağmen sonraki yıl yine o barikatlarda dövüşmeye koşanlarındır.

Bu zafer, biz devrimcilerindir. Bu zafer her türlü bedeli göze alarak devrimcilerin öncülüğünde, ısrarla alanlara çıkma cüret ve cesaretini gösteren işçilerin, emekçilerin, yoksul gecekonduluların, öğrencilerin kısaca tüm halkımızındır.

Devletin her türlü terörüne rağmen adım adım inatla, sabırla, ısrarla, kararlılıkla doğru politikalar sonucunda her türlü bedeli göze alarak bu mücadeleyi sürdürdük ve bütün ülkede 1 Mayıslar’ın alanlarda kutlanmasını meşrulaştırdık. Oligarşinin katliamları, infazları, gözaltı ve işkenceleri ve yasakları yine sürdü. Fakat alanları devrim mücadelesinde bir mevzi olarak kazanmıştık.

Biz bu dişe diş kavgayı yürütürken, reformizm, bizim politikalarımızı eleştirmekle ve 1 Mayıslar’daki en geri, en sağ tavırları teorileştirmekle meşguldü. Önce “alanları fetişleştirmekle” eleştirildik. Öyle ya, salonlarda da kutlanabilirdi. Pikniklere gidilebilirdi. Hayır dedik ve alanlarda ısrarcı olduk. Sonra “Taksim’i fetişleştirmek”le suçlandık. Oysa bizim fetişleştirdiğimiz bir şey yoktu, ama onların hedefsizliği söz konusuydu.

Bizim pratiğimiz ortadadır: 1980′lerin sonunda Taksim’i zaptetmek için barikatlarda dövüşenler bizdik. 1 Mayıs’ın meşrulaştırılmasını bir kazanım olarak görüp, Çağ layan’da 1 Mayıslar’ı devrimcileştirmeye çalışan bizim politikalarımızdı. Bir müddet sonra emekçiler ve devrimciler için adeta bir “kapana” dönüşen Çağ layan’dan çıkışa önderlik eden de bizdik. Kadıköy’de ülkemiz tarihinin en görkemli 1 Mayıslar’ını yaratan da, Kadıköy’de olduğ umuz süre boyunca Taksim hedefini hiç unutturmayan da bizdik. Dolayısıyla reformizmin, siyasi tarihlerinin hiçbir döneminde oligarşiyle çatışma içinde olmamış, hiçbir zaman da bunu göze alamayacak olanların bol keseden kullandıkları “alan fetişizmi” gibi kavramlar, kendi pasifizmlerine örtü olmanın dışında bir siyasi ve ideolojik öneme sahip değ illerdir. Reformizm kendi “amaçsızlığını”, fetişleştirmeme diye ortaya koymaktadır. Evet, yıllardır 1 Mayıslar’da şu veya bu biçimde yeralmışlardır ama aslında ciddi bir 1 Mayıs politikaları olmamıştır. Genelde sürüklenen konumdadırlar; ya devrimcilerin açtığı yoldan devrimcileri izlemek zorunda kalmışlar, ya oligarşinin çizdiği sınırlara hapsolmuş, ya da sendikacıların peşinden sürüklenmişlerdir.
Yazinin devamini oku…

atilim

KIZILDERE’DE NE VARDI?

Mart 30th, 2009

| KIZILDERE’DE NE VARDI?

İktidar İddiası vardı, Sınıf Bilinci vardı, Devrim Hedefi vardı, Cüret Vardı, İhtilalci Birlik ve Dayanışma Vardı, Feda Vardı.

“Devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır… Kurtuluş bayrağı, bu yolu tırmanan gerillaların birbirine iletmesi ile oligarşinin burcuna dikilecektir.”

Bu sözlerin sahibinin, Mahir Çayan’ın yol göstericiliğinde engebeli, dolambaçlı ve sarp yollardan yürüyerek gelmişlerdi Kızıldere’ye.

Mahir’de somutlaşan Marksizm-Leninizm’in ışığıydı. Oraya kadar, o ışıkla gelmişlerdi ve oradan ileriye de o ışık altında yürüyeceklerdi.

Kuşatma altında karşılaştıkları “teslim ol!” çağrısına, Marksizm-Leninizm’in ışığında cevap vereceklerdi. Mesela, o çağrıya sadece bir “evet” veya “hayır” demekte değildi; evetse niye evet, hayırsa niye hayır? Bunun cevabı da Marksizm-Leninizm’deydi ve Mahir, o ışığın oradaki temsilcisi olan devrimci, Marksizm-Leninizm’in Türkiyeli ustasıydı.

Ne vardı Kızıldere’de ki; arandıkları o koşullarda, hareketin yöneticilerini, kadrolarını korumak yerine, oradaydılar?

Ne vardı Kızıldere’de ki, süreci “atlatmak” için mesela ricat kararı almak varken, oradaydılar?

Ne vardı Kızıldere’de ki, o bir cümlelik cevaplarıyla öleceklerdi orada?

Ne vardı Kızıldere’de?

İKTİDAR İDDİASI VARDI: Onlar, bir kopuşun temsilcisiydiler. O kopuş, iktidar iddiası taşımayan 50 yıllık reformizm ve revizyonizmden bir kopuştu. Parlamenterizmden kopuştu. İhtilalin yolu, partinin yoluydu, partinin yolu, kurtuluşun yoluydu ve o yol, politikleşmiş askeri savaş stratejisinden geçiyordu… 50 yıllık revizyonizme karşı yeni bir manifesto niteliği taşıyacak olan Kızıldere eyleminin arifesinde, hareket, şehir gerillasını yaratmış ve stratejik çizginin ikinci adımı olarak kır gerillasının yaratılması için çalışmalara başlamıştı. Sonra? Sonrası, gerilla ordusundan halk ordusuna geçişti; ve mevcut iktidarın alaşağı edilip. devrimci halk iktidarının kurulmasıydı. Kızıldere’ye giden yol, sadece bir köye değil, halkın devrimci iktidarına giden yoldu. Bu stratejik çizginin şekillenişi, koşullara göre değişebilir, yeni biçimler alabilirdi, fakat, o aşamada iktidar iddiasını somutlayacak olan silahlı mücadelede ısrardı. Kızıldere buydu.

SINIF BİLİNCİ, DEVRİM HEDEFİ VARDI: Orada, onlara teslim ol çağrısı yapılmasının anlamı, devletle, devletin yasalarını çiğneyen bir kaç kişinin alalade bir karşı karşıya gelişinden ibaret değildi. İki sınıf vardı orada karşı karşıya olan. Ve, bir taraf, devlet, karşısındakilere “teslim olun, silahlarınızı bırakın” çağrısını yapma hakkını kendinde ne kadar görüyorsa, karşıdakilerin, yani o kerpiç ev içindeki ihtilalcilerin de oligarşinin temsilcilerine, askerlerine teslim ol çağrısı yapmaya o kardar hakkı vardı. Bu meşruluk ve sınıf bilinciydi. “Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik” cevabının ideolojik açıklaması, buydu.

Yazinin devamini oku…

atilim ,